Asıl branşı Almanca olan Türkçe öğretmeni arkadaşım 2. Dünya Savaşından sonra Alman Edebiyatında kitap hacimlerinin azaldığını, insanların yıkılan ülkelerini yeniden inşa etmek için çok vakte, enerjiye ihtiyacı olduğunu, kitap okuyorlarsa az sayfada sonuca ulaşmanın önemi nedeniyle bu sonucun doğduğunu söylemişti. Örnek olarak verdiği isim ise Heinrich Böll idi. Heinrich Böll, gerçi savaştan önce doğmuş ve (1917-1985) ve 2. dünya savaşına kadar epey şey görüp geçirmiş, yine de Böll’ün tarzında savaşın etkilerinin fazlaca olduğu söyleniyor internetteki kaynaklarda. Bu nedenle roman tarzı “yıkıntı(harabe) edebiyatı” türüne uyuyormuş. Yazar savaşa katılmış, birkaç ay da esir olmuş. 1947 yılından sonra ün kazanmış. İlk romanı “Ademoğlu Neredeydin” olmuş. Nobel edebiyat ödülünü ise (savaşa, otoriteye, faşist baskılara karşı olan tutumu nedeniyle ) 1972 yılında kazanmış.Böll’ün iki romanını aldım. “Trenin Tam Saatiydi” ve “Ve O Hiçbir Şey Demedi”. Yazarın Türkçe’ye çevrilmiş diğer kitapları: Ademoğlu Neredeydin, Babasız Evler, Fotoğrafta Kadın da Vardı, Frankfurt Dersleri, İlk Yılların Ekmeği, Trenin Tam Saatiydi, Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru, Gül ve Dinamit, Melek Sustu, Solgun Köpek, İrlanda Güncesi, Frankfurt Dersleri, Dokuz Buçukta Bilardo. Melek Sustu ve sonrasındakileri bulmak zor. Baskıları tükenmiş genelde. Yalnız roman isimleri tam Selçuk Altun’u kıskandıracak cinsten. (Böyle iddialı isimleri sever kendisi) Trenin Tam Saatiydi, Ve o Hiçbir Şey Demedi, Fotoğrafta Kadın da Vardı benim favorilerim. Ama nedense en çok merak ettiğim Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru.
Tanıtım yazısında Evlilikte yakınlaşma ve yabancılaşma teması işlendiği söylense de ben daha çok savaşın insan hayatındaki yansımalarını gördüm romanda. Küçük bir odada karısı, üç çocuğu, iki çocuğunun hayaleti (karısı ve kendisinin aklından çıkmamaktadır ÖLEN küçükler) ve sefaletleri ile yaşamaktan bıkıp usanan Fred Bogner evi terk eder, çocuklarına bağırıp azarlamakta, sinirini onlardan çıkarmaya çalışmaktadır çünkü. Onları tam olarak terk etmez ama. Karısı ile arada bir buluşur, paraları olmadığı için ucuz otel odalarında, harabe evlerde, gözden uzak tarlalarda birlikte olurlar. Fred bir kilisede santral görevlisidir. Bunun dışında da para kazanmak için ortaokul öğrencilerine ders verir. Her daim parasızdır. Var olan parasının bir miktarını karısına verdikten sonra kalan para ve aldığı borçlarla içki içer, kumar makinelerinde oyun oynar. Arka fonda sefalet vardır. Tozlu kirli evler, bakımsız sokaklar, savaşın izlerini taşıyan, tamamen harabeye dönmüş binalar. Bunlar bile ailede ya da maddi olarak her şeyi yolunda gittiği durumlarda insan için mutsuzluk kaynağıdır. Cebinde paran olsa da bombalanan bir binanın yıkıntıları insana bombalanma anını, bombadan ölme tehlikesini, karını ve çocuklarını bombadan koruyamayacağını bilmemin çaresizliğini, ölüm karşısında, savaş karşısında zayıflığını hatırlatır. O zaman, o bina unutmak istediğin her şeyin simgesi iken, nasıl mutlu olabilirsin? Hayatının sefaletine nasıl içerlemeden yaşayabilirsin? Bunlardan kaçıp zihnini boşaltmak isterken bir de gürültü ve sorunlarıyla ortalarda dolanan çocuklara nasıl katlanabilirsin? Fred katlanamaz. Kaçar. Kaete ise çocuklarla kalır. O kiliseye gider, günah çıkarır, Tanrı’dan yardım ister. Yardım geleceğini umarak başarır kalmayı belki. Fred kiliseye gitse de inanmaz dualarının duyulacağına, ümitsizdir o. İçerek unutmaya çalışır. Sever yine de çocuklarını, karısını. Zayıflığıdır, yoksulluğudur dayanamadığı. Yaşamdan soğumasın karısının yetersiz beslenmeden bir deri bir kemik olduğunu görmek, kendisinin de aynı nedenden dişlerinin dökülmeye başladığını, saçlarının seyreldiğini fark etmek yeter. Kaete anlar Fred’i. Suçlamaz onu. Kaete’nin Tanrı’sı vardır. O dayanıp çocuklarıyla kalabilecekdir. Varsın Fred gelmesin. Bağırmasın çocuklarına. Çocukları o kadar korkak olmuşlardır ki, artık hiç sesleri çıkmaz. Yaramazlık yapmayışları, sessizce oturuşları ağlatır Kaete’yi ve okuru çoğu kez. Üstelik Kaete yine hamiledir. Zaman zaman Fred gibi olmak, gitmek ister. Ama en çok da hamile olduğu için, gidemez, gitse de kaçtıklarının bir parçası onunla olacaktır. Bogner karısını hala sevmektedir. Romanın bir yerinde keşke evlenmeseydik, der. Evlenmesek ama hep birbirimizi sevseydik… Bu sitem , günümüzde de yaşanan bir sitemdir, fakirin sitemidir, çocuklarının karnının doyurulmasının çok zor olduğu hayatların sitemdir. Bu nedenlerle, bu okur romanı evlilikte yabancılaşma değil, yoksulluk ve savaşın etkilerinin romanı olarak algılar.
“Ah, biliyorum ve unutmuyorum ben! Yavrularımı bitlerin öldürdüğünü, bize sağlık bakanının yeğeni tarafından korunan bir fabrika malı, tamamen faydasız bir ilacı sattıklarını; iyi, etkili ilacı ise kendilerine sakladıklarını biliyorum. Ah, biliyor ve unutmuyorum ben! Çünkü aynanın derinliklerinde iki yavrumu görüyorum. Vücutları ısırıklarla dolu, çirkinleşmiş, ateşler ve haykırışlar içinde, küçücük gövdeleri faydasız iğnelerle şişmiş, görüyorum. Ve musluğu kapatıyor, kovaya el sürmüyorum. Çünkü bugün Pazar ve ben savaşın harekete geçirdiği kire pisliğe karşı giriştiğim mücadelede kendime bir dinlenme zamanı ayırmak istiyorum. ” (s. 48)
“Evet, bugün Pazar ve odamız kızartma kokusuyla dolu ve bu koku beni ağlatabilir, ete hasret çocukların sevincine ağlayabilirim” (s. 50)
“Yüzüne baktım, gülümsemeye çalıştım; ama bir geğirti gibi önlenemez bir hıçkırık yükseldi boğazımda. Herhalde onun hiç hoşlanmadığı şeylerdi bunlar. Önü ilikli, temiz fırçalanmış rahip giysisi, bakımlı elleri, yanaklarının dikkatli traşı; bunlar bana kendi odamızın haraplığını hatırlattı. Tadı duyulmayan, sezilmeyen, beyaz toz gibi on yıldır soluduğumuz yoksulluğu; görülmeyen tarif edilemeyen, ama gerçek yoksulluk tozun hatırıma getirdi: O toz ciğerlerime, kalbime, beynime yerleşmiş, vücudumdaki kan dolaşımını baskısı altına almıştı, şimdi nefesimi kesiyordu benim. Öksürmeden duramıyor, güçlükle soluyordum”
Her ne kadar bana yoksulluk ve savaş romanı gibi görünse de evlilikte yabancılaşmak ikinci konu romanda:
“Aklım almıyordu; ben onbeş yıldır onunla mı evliydim? Bu içi sıkılan, bu umursamaz çağdaşım; şimdi karyolaya çöken, başını avuçlarına yaslayan bu adam; yabancıydı bana. Kendimi aynanın derinliklerine bıraktım:Vaat edilmiş o başka hayatı düşündüm. Evlilik diye bir şeyi olmayan o hayat güzeldi herhalde; o hayatta evlilik yoktu, uyanır uyanmaz sigara paketlerine sarılan uyku mahmuru kocalar yoktu. Bakışlarımı aynadan çektim, saçımı topladım, bağladım, pencereye gittim. Ortalık ağarmış, garın üzeri gri bir renk bağlamıştı. Ben bunu farkına varmadan benimsemiş, kendime mal etmiştim: Bize vaat edilmiş, bu evlenmesiz hayatın hayalini kuruyordum hala. Kilise ilahilerinin ritmini duyuyor, kendimi evli olmadığım adamlarla bir arada görüyordum ve koynuma girmeye can atmayan kimselerdi onlar; bunu biliyordum” (s.146)
Ve O Hiçbir Şey Demdi, Böll’ü üne kavuşturan roman olarak biliniyor. Behçet Necatigil çevirmiş. Ayrı bir güzellik eklemiş romana bu çeviri. Çok şiirsel değil. Ama yeterince şiirsel. Romanın bölümleri sırayla Fred ve Kaete’nin iç sesi olarak düzenlenmiş. Olaylara Fred’in ve Kaete’nin, bir de konuşmalar sayesinde diğer insanların gözüyle bakmamızı, odak almamızı sağlıyor.
Can Yayınları, 167 sayfa, çeviren: Behçet Necatigil.






